Deyimler

Toplam 11,193 deyim bulundu. Alfabetik sıraya göre listeleniyor.

haklı çıkmak

davasının, iddiasının, düşüncesinin veya davranışının doğru olduğu anlaşılmak: Bu tartışmada o haklı çıktı.

101

haksız bulmak

bir iddiayı, düşünceyi, davranışı doğru ve yerinde bulmamak.

39

haksızlığa uğramak

adalete aykırı bir duruma düşmek, haksızlıkla karşılaşmak: 'Gücenik, haksızlığa uğramaktan bezmiş gibi susuyor.' -İ. Aral.

31

hâl hatır (hâlini hatırını) sormak

bir kimseye 'nasılsınız, ne durumdasınız' anlamında nezaket sorusu yöneltmek: 'Karşılıklı oturdular, hâl ve hatır sordular, sonra sustular.' -R. H. Karay. 'Rapor almışsa, çiçekler, kolonyalar getirir, hâlimizi hatırımızı sorar, moral verir.' -M. İzgü.

140

hâlâ o masal

'hep aynı söz, aynı düşünce, davranış veya sorun' anlamında kullanılan bir söz.

104

halay çekmek (tepmek)

halay oyunu oynamak: 'Erkekler dışarıda halay çekip tabanca atarken kadınlar Zekiye'yi getirip ortaya oturttular.' -L. Tekin.

109

hâlden anlamak (bilmek)

bir kimsenin içinde bulunduğu güç durumu anlayarak sezip anlayış göstermek: 'Kız hâlden anlamış olacak ki iki kere daha ikramda bulundu.' -R. Erduran.

44

hâle yola koymak

iyi bir düzen vermek, tertiplemek: 'Ben avukatımla Baba meselesini bir hâle yola sokmaya uğraşırken Hacı Ömer ile Müftü arasında epeyce şiddetli bir kavga çıktı.' -R. N. Güntekin.

38

halebi orada ise arşın burada

bir iddia veya söz abartılı bulunduğunda kanıtını istemek için kullanılan bir söz.

33

halef selef olmak

biri ötekinin makamını almak, yerine geçmek.

59

halel gelmek

bozulmak, zarara uğramak: 'İsterdim ki saçlarının rengine, dişlerinin parıltısına ve gözlerinin güzelliğine halel gelmemiş olsun.' -Y. K. Karaosmanoğlu.

96

halel getirmek

zarar vermek: 'Son nefesine kadar devlet adamı saygınlığına halel getirmeyen böyle bir metanet örneği olmuştu.' -H. Taner.

40

halel vermek

bozmak, sarsmak: 'Yeni mahalleler ayrı yerlerde şehrin tarihî kıymetine halel vermemek üzere inşa olunmaktadır.' -F. R. Atay.

46

haleldar etmek

bozmak, sarsmak: 'Haysiyetli bir şahsiyetin şeref hakkı haleldar edilemez.' -M. C. Anday.

105

halı altına süpürmek

çözümlenemeyen sorunların görüşülmesini ertelemek, gözden uzak etmek.

99

hâli (hâlleri) duman olmak

argo kötü duruma düşmek: 'Anası da artık eskisi gibi çamaşıra falan gidemediğinden hâlleri dumandı.' -H. Taner.

105

hâli harap olmak

bitkin, perişan olmak, kötü duruma düşmek: Sınıfı geçmezse hâli haraptır.

92

hâli kalmamak

gücü, takati, eski durumu olmamak: 'Ama nasıl kurtulacaktı? Kuvveti bitmiş, kımıldayacak hâli kalmamıştı.' -Ö. Seyfettin.

107

hâli tavrı yerinde

durumu, görünüşü, davranışı düzgün.

96

hâli üzere

olduğu gibi: 'Fakat bir zaman sonra tabiata karşı uğraşmanın nafileliğini anlayarak her şeyi hâli üzere bırakmıştı.' -R. N. Güntekin.

40

hâli vakti yerinde

paraca durumu iyi, zengin: Bu adamın hâli vakti yerinde.

103

hâline bakmamak

kendisinin ne durumda olduğunu düşünmeden gücünü aşan işlere kalkışmak: 'İhtiyar bunak, hâline bakmıyor da neler söylüyor.' -M. Ş. Esendal.

33

hâline köpekler bile güler

tkz. çok kötü bir duruma düşenler için kullanılan bir söz.

103

halka inmek

halkın anlayışı ve görüşü düzeyinde olmak.

95

halka olmak

bir çember biçiminde dizilmek: 'Alevlerin etrafında halka olduk ve konuştuk.' -H. E. Adıvar.

98

hallaç pamuğu gibi atmak

toplu durumda bulunan kişi veya nesneleri darmadağın etmek.

31

hâllenip küllenmek

kendi imkânlarıyla iyi kötü geçinip gitmek, kendi yağıyla kavrulmak.

100

hallihamur olmak

içinde bulunduğu koşullara uymak: 'Suyun, toprağın, gözyaşının ve insan kanının hallihamur olduğu bu Anadolu toprağı susar mı?' -A. Gündüz.

104

halt etmek

tkz. uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak: 'İşlerim var. Sen de peşime takıl benimle in, sonra ne halt edersen et.' -A. Kulin.

105

halt karıştırmak

tkz. halt etmek: 'Şu kendisine üç saniye gibi gelen bir saat on beş dakika zarfında ne halt karıştırmıştı.' -S. F. Abasıyanık.

103